TARIM KÜLTÜRÜ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

TARIM KÜLTÜRÜ

Mesaj  poseidon87 Bir Ptsi Tem. 06, 2009 12:52 pm

“Ülkemiz tarım sektörü, son çeyrek yüzyıllık süreçte uygulanan dış kaynaklı politikalarla, dışa bağımlılığı giderek artan bir konuma sürüklenmiştir. İç ve dış ticaret hadlerinin tarım sektörü aleyhine geliştiği süreçte, üretkenliği dışlayan, borç almayı yöntem yapan ve ülkeyi bunalıma sokan politikalar çerçevesinde, IMF - Dünya Bankası – Dünya Ticaret Örgütü güdümünde uygulanan “tarım politikaları” ile desteklemeler önemli ölçüde azaltılmış, destekleme sistemi tümüyle değiştirilerek “yoksulluk yardımı” niteliğindeki Doğrudan Gelir Desteği (DGD) sistemine geçilmiştir. Girdi fiyatlarının sürekli arttığı bu ortamda çıktı fiyatları “dünya fiyatları” aldatmacasıyla baskılanmış, bu sürecin bir sonucu olarak yerli üretim yapıları kırılmış ve her geçen yıl daha büyük miktarlarda tarım ürünleri dışalımı yapılmaya başlanmıştır. Ülke ABD ve Arjantin’den gelen mısır,sınırlardan kaçak giren canlı hayvan ve et, Meksika’dan gelen muz, Şili’den gelen elma, İran’dan gelen karpuz, Bulgaristan’dan gelen ceviz ile işgal edilmiştir.Türkiye, bitkisel ve hayvansal üretim materyali, ilaç, gübre, yem gibi girdiler açısından çok daha fazla dışa bağımlı konuma gelmiştir. Özellikle sebzede, İsrail ve Hollanda firmalarına her yıl artan miktarlarda tohum parası ödenmektedir. Çok uluslu şirketlerin ürettiği kimyasallar,Türkiye’nin çevresel değerlerini tahrip, halk sağlığını tehdit etmektedir.
Tarım sektöründeki özelleştirme uygulamaları yeni tekeller yaratmakta, süt üreticiden yok pahasına satın alınırken yoğurt tüketiciye çok yüksek fiyatlarla satılmaktadır. Yerli firmaları satın alan ve sektöre hakim olan çok uluslu şirketler; yoğurda ödenen parayı yurtdışına transfer etmektedirler. Sütten makarnaya, sigaradan suya, gıda sektöründeki hızlı yabancılaşma, üreticiden tüketiciye kadar geniş halk yığınları aleyhine sonuçlar üretmektedir.
Tüketicilerin zararı yalnızca parasal alan ile sınırlı değildir, halk sağlığı tehdit altındadır. Aracı kesimlerin üreticinin ürettiğine el koyduğu ortamda, gıda ürünleri her geçen gün daha da pahalılaşmakta, genetik olarak değiştirilmiş ürünler ülkeye serbestçe, denetim olmaksızın girmekte, bunları içeren gıdalar bebeklerimiz de dahil olmak üzere tüm halk tarafından tüketilmektedir.
Diğer taraftan, ülke, tarım sektöründe yeni özelleştirmeler ile karşı karşıya bulunmaktadır. TEKEL, Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş, Türkiye Gübre Sanayii A.Ş. ve İstanbul Gübre Sanayii A.Ş. yıllardır özelleştirme tehdidi altında yaşamaktadır. Bu özelleştirmelerin gerçekleşmesi halinde, tütün – şeker pancarı – gübre üretim yapılarımız kırılacak, milyonlarca üretici ve binlerce işçi iş alanlarını yitirecek, ekonomik dışsallıklardan yararlanma olanağı almayacaktır.Bu süreç ülkede kaçınılmaz olarak istihdam olanaklarını daraltmakta ve kır – kent yoksulu oranını artırmaktadır. Ülkemiz kırsal alanında yaşayan yaklaşık 22 milyon insanın önemli bir bölümü açlık sınırında, büyük çoğunluğu ise mutlak yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Orman köylüleri ve gezici – geçici tarım işçileri, bu yoksulluk sürecini en derin olarak yaşayan kesimleri oluşturmaktadırlar.Bu yoksullaştırma sürecinin sonunda, 2003 Temmuzu’nda yapılan “yasal” düzenlemelerle, köy arazilerinin yabancılara satışı serbest bırakılmıştır. Düzenlemenin ardından geçen yaklaşık bir yıl, özellikle İsrail ve Yunan uyruklu kişilerce topraklarımızın yoğun bir şekilde satın alındığını göstermektedir.Bu genel çerçeve içinde Türkiye’de, uzun süredir doğal kaynaklarına saygısız, rant – talan ekonomisi yürütülüyor; başta toprak olmak üzere yitirildiğinde tekrar kazanılması olanaksız ya da çok zor olan ulusun ortak varlıkları tüketiliyor. Türkiye çok ciddi bir çölleşme tehdidi altındadır...Tarım alanları hoyratça-amaç dışı kullanılmaktadır. Yerleşim yeri olarak kullanılan 1.5 milyon hektar alanın 1/3’ü, ilk dört sınıfta yer alan nitelikli tarım arazileri üzerinde kurulu durumdadır. Sanayi bölgelerinin %60’ından fazlası, alternatif alanların varlığına karşın, yine tarım toprakları üzerinde kuruludur. Ülkemizin en önemli doğal varlıklarından olan, topluma sayısız yararlar sağlayan ve kamu yararı gözetilerek işletilmesi zorunlu olan ormanlarımız ise; binlerce canlı organizmanın bir arada yaşadığı ve birbirini etkilediği bir yaşam birliğini (eko sistemi) ifade etmektedir. Bu eko sistemi oluşturan doğal dengeyi herhangi bir yerinden bozmakla orman varlığının sürekliliği de tehlikeye atılmış olmaktadır. Ülkemizde, ne yazık ki, orman eko sisteminin bu özelliğini dikkate almayan bir yaklaşımla belirlenen ormancılık “politikaları”, özellikle 1950’lerden bu yana ormanlara ve ormancılığa bireysel, ekonomik ve politik çıkarlarla yaklaşıldığını göstermektedir.1950 – 1991 yılları arasındaki ormansızlaşma sürecinde kaybedilen yaklaşık 2.6 milyon hektar orman varlığının 1.5 milyon hektarlık önemli bir kısmının Anayasal ve yasal düzenlemeler ile kaybedildiği bir gerçektir.Özellikle 2003 yılı Mart ayında gündeme getirilen ve kamuoyunda 2 – B olarak bilinen Anayasa’nın 170. maddesindeki değişiklik girişimleri ile orman niteliğini kaybettiği gerekçesiyle orman sınırları dışına çıkarılacak arazilerin, parası olan herkese satılabilmesine kapı açılması, arkasından 6831 sayılı yasadaki değişiklikler ile kızılağaç ve kestaneliklerin orman ağacı sayılmaması girişimleri, ülkemizdeki ormansızlaşma sürecindeki son olumsuzluklardır.Tüm bu vahim tablo karşısında, ivedilikle uygun önlemleri almak durumunda olan Türkiye’de, bunun yerine talan ekonomisi ateşleniyor. 2B uygulamaları ile orman alanları üzerindeki tehdit hala geçmemişken, Hükümet, TBMM’den geçirdiği 5178 sayılı Yasa ile 1.1.2003 tarihinden önce yapılan mera işgallerine af getirdi.
avatar
poseidon87

Mesaj Sayısı : 287
Kayıt tarihi : 03/07/09
Yaş : 30
Nerden : ADANA

Kullanıcı profilini gör http://demonsofhell.roomforum.com/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz